1. İran
  2. Türkiye
  3. Batı Asya
  4. Dünya
  5. Röportaj
  6. Analiz/Makale
  7. Bilim/Uzay
  8. Spor
  9. Yaşam/Kültür
  10. Fotoğraf
  11. Karikatür
  12. Video
    • فارسی
    • english
    • عربی
    • עברית
    • Pусский
  • RSS
  • Telegram
  • Instagram
  • Twitter
  • İran
  • Türkiye
  • Batı Asya
  • Dünya
  • Röportaj
  • Analiz/Makale
  • Bilim/Uzay
  • Spor
  • Yaşam/Kültür
  • Fotoğraf
  • Karikatür
  • Video

Ayetullah Arafi'den İslam Alimleri Mektup

  • 21 Nisan, 2026 - 23:38
  • İran haber
Ayetullah Arafi'den İslam Alimleri Mektup

Ayetullah Arafi, İslam topraklarının birbiri ardına gelen savaşların alanına dönüşmesinin engellenmesi gerektiğini söyledi.

İran


Tesnim Haber Ajansı'nın Kum muhabirinin haberine göre, İran İslam Cumhuriyeti Havza Yönetimi Direktörü Ayetullah Arafi, İslam dünyasındaki alimlere gönderdiği bir mektupta şu ifadelere yer verdi: "Bu mektubun muhatabı her şeyden önce siz, İslam ümmetinin alimleri ve ıslahatçılarıdır; ortak İslami ilkeleri (insan hayatının kutsallığı, saldırganlığın çirkinliği, ahde bağlılık ve diyaloğun asıl oluşu) savunarak İslam topraklarının birbiri ardına gelen savaşların alanına dönüşmesini engellemek içindir."

Mektubun metni şu şekildedir:

Bismillahirrahmanirrahim

İslam dünyasının değerli alimleri ve ıslahatçıları

Selamün aleyküm ve rahmetullahi ve berakatüh

"Şüphesiz ki Allah'tan kulları içinde ancak alimler hakkıyla korkar." (Fatır Suresi, 28)

İslam tarihi şahittir ki, İslam ümmetinin hayatının en zor, en karanlık ve en buhranlı dönemlerinde, dinin gerçek alimleri kadar Müslüman toplumun yolunu şaşkınlık ve endişeden dönüşüm, büyüme ve olgunlaşmaya doğru yönlendirebilecek hiçbir güç olmamıştır. Cesareti, Kur'anî derin düşüncesi, insanı ve kendi zamanını tanıması ve Allah ile halka karşı sorumluluk duygusuyla dolu bir ruhu olan alimler, hangi toprakta ve hangi konumda olurlarsa olsunlar, yükseltilmiş bir sancak gibi yolu göstermişlerdir; parlak bir kandil gibi yolu aydınlatmışlardır; ve bazen bir kurtuluş gemisi gibi, toplumun fırtınalı dalgalar içinde şaşkına dönenlerini güvenli kıyıya ulaştırmışlardır.

Bugün de İslam dünyası, modern tarihinin en karmaşık ve en çalkantılı dönemlerinden birinde bulunmaktadır. Bir yandan İslam ümmetinin önünde izzete, bağımsızlığa ve medeniyet gelişimine dönüş için nadir fırsatlar açılmış, diğer yandan da bu tek vücudu derin tehditler ve krizler beklemektedir. Bu hassas koşullarda, görünüşe göre, İslam ümmetinin alimlerinin uyanıklığı, basireti ve cesareti kadar geleceğin yolunu aydınlatacak ve ümmeti bu dönemin zorlu boğazlarından geçirecek hiçbir faktör yoktur.

İnsanlığın kaderi, toplumların güvenliği ve huzuru ile bilgi, kültür ve dinin gelişmesi için özgür ve güvenli bir alanın sağlanması, dinin gerçek alimlerinin her zaman ilgi odağında olmuştur. Yüce Kur'an'ın mantığında ve Resul-i Ekrem (s.a.v) ile hidayet önderlerinin siretinde, İslam'ın özü barışın, güvenliğin ve insan onuruna saygının asıl oluşu üzerine kurulmuştur; zayıflıktan kaynaklanmayan, bilgelik, adalet ve insanlık ümmetinin kaderi karşısında sorumluluk temelinde şekillenen bir barış.

İslam tarihinin deneyimi de göstermektedir ki, din alimleri ne zaman dayanışma ve yapıcı etkileşim içinde olmuşlarsa, İslam dünyasının gelişmesi ve milletler arasında sağlıklı ilişkilerin oluşması için zemin daha elverişli olmuştur. Buna karşılık, ne zaman alimlerin safları bölünmüş ve dar mezhepsel veya fraksiyonel eğilimler İslam ümmetinin büyük vizyonlarını gölgelemişse, fitnelerin ve büyük çaplı çatışmaların ortaya çıkması için zemin hazırlanmıştır; öyle ki bazen alimler, birbirlerine tek ümmet ufkundan bakmak yerine, tali ayrımların penceresinden birbirlerinin durumunu analiz etmiş ve farkında olmadan ayrılıkların derinleşmesinde rol oynamışlardır.

İslam tarihi şahittir ki, tüm İslam mezheplerinden alimlerin ümmetin birliğini korumada eşsiz bir rolleri olmuştur. Bu rol ne belirli bir mezhep ile sınırlıdır ne de belirli bir coğrafya ile; aksine, ortak bir gerçekte köklenmiştir: Bir olan Allah'a ve Hatemü'l-Enbiya'ya imanın ışığında yakınlaşma ve dayanışmaya eğilim.

Bununla birlikte, tarih boyunca alimlerin ilişkilerini politize etmek ve onları güç rekabetlerinin alanına çekmek için birçok çaba sarf edilmiştir. Bu çabalar bazen İslam ümmetinin koşullarını karmaşık hale getirmiş olsa da, tarihin hassas dönemeçlerinde, büyük çöküşleri engelleyen yine bu alimler olmuştur; basiretleri ve tarihsel sorumluluk duygularıyla.

Şüphesiz İslam toplumlarının kaderi, her şeyden çok, İslam alimlerinin birbirleriyle ve toplumla olan etkileşim biçimine bağlıdır. Eğer bu etkileşim bilgelik ve medeniyet perspektifi temelinde şekillenirse, umut ve yakınlaşmanın yeni ufukları açılacaktır; ve eğer -Allah korusun- yanlış anlamalar ve dışarıdan tahrikler gölgesinde kopukluk yaşanırsa, büyük müdahaleler ve krizler için yol döşenmiş olacaktır.

Bugün de İslam dünyasının düşmanlarının bilinen stratejilerinden biri, Müslüman alimleri dar mezhepsel sınırlar içine hapsetmek ve mezhepsel hassasiyetleri öne çıkararak ümmetçilik ruhunu zayıflatmaktır. Onlar, Müslüman bir alimin İslam dünyasının yüce ufkundan meselelere baktığında, insanlığın ve İslam ümmetinin gerçek düşmanlarını doğru bir şekilde teşhis edebileceğini çok iyi bilmektedirler; ve işte tam da bu, onların olmasını istemedikleri şeydir.

Belki de savaşın ateşi ve patlamaların ortasında kalan yıkıntılar arasında -Minab'taki okulun narin kız çocuklarının bedenleri toprak ve kan içinde parçalanırken- ilk bakışta İran İslam Devrimi'nin tarihine değinmek uygun görünmeyebilir; ancak gerçek şu ki, bugünün birçok olayını o devrimin mahiyetini dikkate almadan anlamak mümkün değildir.

Doğu ve Batı'daki en önde gelen sosyal düşünürlerin bir kısmının da tanıklık ettiği gibi, İran İslam Devrimi, yalnızca siyasi bir fenomen veya belirli bir mezheple sınırlı bir olay değildir; aksine, etnisite ve mezhep sınırlarının ötesinde bir ufka sahip, insani-İslami bir olay olarak kabul edilmektedir. Bu devrim, çağdaş dünyada din, izzet, bağımsızlık ve kalkınmanın bağlanabilirliğini bir kez daha göstermenin peşindeydi ve Müslümanlara, tahakküm sistemleri karşısında durabileceklerini ve aynı zamanda dini kimlik ile insan onuruna sımsıkı sarılabileceklerini hatırlatmaktaydı.

Son kırk yılı aşkın süredir, İran İslam Cumhuriyeti ne bir savaş başlatmış ne de kendi inisiyatifiyle herhangi bir ülke ile askeri çatışmaya girmiştir; ne var ki kendisine birçok savaş dayatılmıştır. Burada önemli olan, İran'ın siyasetine hakim olan mantıktır: savaştan kaçınmak ve anlaşmazlıkları çözmek için diyaloğu ve diplomatik çözümleri tercih etmek için sürekli çaba.

Devrimin ilk yıllarında, İran'a sekiz yıllık bir savaş dayatıldı; İslam Cumhuriyeti'nin yeni kurulan nizamının pekiştirilmesinin en zor günlerinde başlayan bir savaş. O dönemde, bölgedeki bazı ülkeler ve küresel güçler, maddi, teçhizat ve siyasi destekleriyle karşı tarafta yer aldılar ve bu savaşın sonucu, iki Müslüman millet için büyük insani ve maddi kayıplar oldu.

Bununla birlikte, İran savaşın sona ermesinden sonra, intikam peşinde koşmak veya ağır tazminatlar talep etmek yerine, akla ve İslam dünyasının koşullarına dair ortak anlayışa umut bağlayarak, taleplerinin çoğundan vazgeçti ve hoşgörü ve müsamaha yolunu tuttu.

Bu yaklaşıma rağmen, sonraki yıllarda İran'ın imajını İslam dünyasının kamuoyunda zedelemek için kapsamlı çabalar sarf edildi. Tekfir ve dalalete nispet etme edebiyatı yaygınlaştırıldı ve bazı durumlarda, Siyonist rejim ve Amerika Birleşik Devletleri'nin bölgedeki hedeflerini ilerletmek için onlarla işbirlikleri şekillendi. Bu süreçte, bölgenin bazı kesimleri Siyonist rejimle bir tür stratejik yakınlaşmanın alanı haline geldi ve İran'ın güney sınırları giderek Amerika Birleşik Devletleri'nin geniş askeri üslerinin konuşlandığı yerlere dönüştü.

Nihayet son aylarda bu sürecin yeni bir aşaması yaşandı. Yaklaşık bir aydır, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail rejimi tarafından, bazı diğer hükümetlerin de desteğiyle, İran milleti ve hükümetine karşı açık bir saldırganlık ve dayatılmış savaş başlamıştır. Bu saldırılar sırasında binlerce kadın, erkek ve masum çocuk şehit edilmiş; bunlara ek olarak bir dizi komutan, yetkili ve en başta da büyük dini otorite ve İran İslam Cumhuriyeti Lideri, Ayetullahüluzma Hamaney şehit edilmiştir.

Bu saldırılarda, altmış binden fazla konut, yüzlerce bilim, sağlık ve sosyal merkez, onlarca fabrika ve ülkenin enerji, sanayi ve iletişim altyapısının bir kısmı hasar görmüş veya yıkılmıştır. Bu büyüklükteki bir yıkım, sadece sınırlı bir askeri eylem değildi; aksine, insani ve medeni boyutları tüm bölgeyi etkileyen bir savaşın açık bir örneğiydi.

Bu olayı daha da karmaşık hale getiren şey, bu saldırının, İran İslam Cumhuriyeti'nin Amerika Birleşik Devletleri ile ikinci kez müzakere yoluna girmiş olduğu bir sırada gerçekleşmiş olmasıdır. Bu şekilde, diyalog sürecinin ortasında, müzakere masası füzeler ve bombalarla paramparça edilmiştir; bu eylem aslında sadece bir ülkeyi değil, uluslararası ilişkilerde diyaloğun ve güvenin ilkesini hedef almaktadır.

Böyle bir olay karşısında, bazı hükümetlerin, komşuluk ve İslami kardeşlik iddialarına rağmen, topraklarını, hava sahalarını ve bölgesel sularını bu saldırıyı gerçekleştiren güçlerin kullanımına sunmaları üzücüdür. Bununla birlikte İran İslam Cumhuriyeti, bölge ülkelerini kardeşleri ve komşuları olarak gördüğünü ve karşılığının sadece kendisine karşı askeri operasyonların yürütüldüğü üslere yönelik olacağını, bunun da meşru müdafaa hakkı çerçevesinde tanımlandığını açıklamıştır.

Bugün yaşananlar sadece askeri bir çatışma değildir; aksine, İslam dünyasının geleceğini ve hatta milletler arasındaki ilişkilerin ahlaki temelini etkileyebilecek bir olaydır. Eğer uluslararası sistemde, müzakerelerin ortasında bir ülkeye saldırılabileceği kuralı şekillenirse, artık hiçbir bağımsız millet güvenle müzakere masasına oturmayacaktır.

Bu koşullar altında, İslam dünyasında din alimlerinin rolü iki kat önem kazanmaktadır. Onlar tarih boyunca ümmetin ahlaki vicdanının koruyucuları olmuşlar ve büyük dönemeçlerde açık bir dille birçok krizin gidişatını değiştirebilmişlerdir.

Bugün de temel soru şudur: İslam dünyası, Müslüman milletlerin bağımsızlığını zayıflatan süreçler karşısında kayıtsız kalabilir mi? İslam topraklarının küresel güçlerin rekabet alanına dönüşmesi karşısında suskun kalınabilir mi?

Şüphesiz Yüce Kur'an, Müslümanları izzete, birliğe ve gevşeklikten kaçınmaya çağırmaktadır: "Gevşeklik göstermeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) inanmışsanız, üstün olan sizsiniz." (Al-i İmran Suresi, 139). Bu Kur'anî mesajın gerçekleşmesi, her zamankinden daha fazla Müslüman alimlerin basiretini, cesaretini ve yakınlaşmasını gerektirmektedir.

Bu nedenle, bu mektubun muhatabı her şeyden önce siz, İslam ümmetinin alimleri ve ıslahatçılarıdır; ortak İslami ilkeleri (insan hayatının kutsallığı, saldırganlığın çirkinliği, ahde bağlılık ve diyaloğun asıl oluşu) savunarak İslam topraklarının birbiri ardına gelen savaşların alanına dönüşmesini engellemek içindir.

Şüphesiz tarih, bu zor günlerde hepimizin davranış ve tutumları hakkında hüküm verecektir. Gelecek nesiller soracaktır: Din alimleri bu hassas dönemde ne yaptılar? Tali ihtilaflarla mı uğraştılar, yoksa İslam ümmetinin onurunu korumak için mi meydana çıktılar?

Umulur ki, İslam alimlerinin hikmet ve dayanışma sesi bir kez daha yankılanır ve savaşın yerini diyaloğun, ayrışmanın yerini yakınlaşmanın aldığı bir yol açılır.

Son olarak, İslam alimlerinin sorumluluk bilincinin sesinin İslam ümmetinin önünde yeni bir ufuk açması umuduyla, kardeşlik ve diyalog elimizi hepinize uzatıyor ve istişare ve dayanışma ışığında, insanların acılarının azaltılması, milletlerin güvenliğinin korunması ve İslam dünyasının izzetinin güçlendirilmesi yolunda bir adım atılmasını diliyoruz.

 
R1729/P
tasnim
tasnim
tasnim
  • Hakkında
  • İletişim
  • En Çok Okunan
  • Arşiv
bizi takip et:
  • RSS
  • Telegram
  • Instagram
  • Twitter

All Content by Tasnim News Agency is licensed under a Creative Commons Attribution 4.0 International License.